BİLGİNİN KAYNAKLARI MESELESİ

 

BİLGİNİN KAYNAKLARI MESELESİ

İnsanlığın genel düşünce tarihi söz konusu edildiğinde felsefenin, felsefeden bahsedildiğinde de en temel başlıklardan biri olan bilgi meselesinin önemi öteden beri bilinen bir hakikattir. Felsefenin meseleleri ana hatlarıyla üç ana başlıkta değerlendirilmektedir. Bunlardan varlık konusu ontoloji; bilgi konusu epistemoloji; değer konusu da aksiyoloji başlığı altında ele alınmaktadır.

Epistemoloji, felsefe sözlüklerinde, bilgiyi genel olarak ele alan, bilgiyle ilgili problemleri araştıran, bilginin kaynağını, doğasını, doğruluğunu ve sınırlarını inceleyen felsefe dalı olarak tarif edilmektedir. Üzerinde ittifak sağlanamayan alanlardan biri olan epistemolojinin tam olarak ne olduğu, nasıl tarif edilmesi gerektiği ve nasıl ele alınması gerektiği konusunda genel anlayışların dışında farklı yaklaşımlar da vardır. Bilgi felsefesi, bilgi kuramı, bilgi teorisi, marifet nazariyesi, bilimler felsefesi, bilim metodolojisi, bilginin incelenmesi, gnoseoloji, bilimlerin tarihini, metotlarını ve ilkelerini inceleyen disiplin, bilginin temellerinin öğretisi, bilimler kritiği, bilimsel metodun teorisi veya mantığı gibi daha pek çok tarif yapılmaktadır. (Bu konuda yapılan tarifler ve kendi özgün tarifi için bakınız: Özemre, Ahmet Yüksel, “Epistemolojinin Tanımı ve İşlevi”, Umran Dergisi, sayı: 154, Haziran 2007, s. 54-60),  http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=259&Itemid=57

Kendisine yüklenen anlamlar açısından epistemoloji yeni ve tartışmalı bir kavram olmakla birlikte ele aldığı konular felsefe tarihi kadar eskidir. Epistemolojinin alt başlıkları olarak bilginin mahiyeti psikoloji tarafından, bilginin kuralları mantık tarafından, bilginin değeri ise metafizik tarafından incelenmektedir.

İslam düşüncesi açısından meseleye yaklaşıldığında epistemolojinin alanına giren hususlar daha ziyade kelam disiplininin klasikleri içerisinde bahis mevzuu edilmiştir. Bilgi meselesinin müstakil bir başlık halinde ele alınması İmam Maturidi (ö. 333/944) ile başlamış ve daha sonra kelam tarihinde bir gelenek olarak devam ettirilmiştir. Tabii ki mesele sadece kelamcılarla sınırlı kalmamış, İslam filozofları ve mutasavvıflar tarafından da değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

Bilginin imkanı ve değeri konusunda felsefe tarihinde akılcı dogmatizm, rasyonalizm, sofistler, septisizm, agnostisizm, rölativizm, tenkitçi rölativizm, pozitivist rölativizm, empirizm, pragmatizm, diyalektik materyalizm gibi ekoller ve anlayışlar oluşmuştur. İslam düşüncesinde bilginin imkanı konusunda neredeyse bir ittifak söz konusudur ve bu konudaki anlayışlar genelde “eşyanın hakikatı sabittir” prensibi çerçevesinde temellendirilmiştir.

Bilginin kaynağı meselesine gelince felsefe tarihinde bu konu etrafında oluşan ekolleri şu şekilde sıralayabiliriz: Empirizm: duyumcu empirizm (sensüalizm), çağrışımcı empirizm, evrimci empirizm, materyalist empirizm, pozitivizm ve sosyolojizm. Rasyonalizm; inneizm, apriorizm, kritisizm; İntüisyonizm;  Fideizm; Mistisizm; Fenomenoloji; Aktivist teoriler: biyolojik teori, pragmatist teori, teknikçi teori.

İslam düşüncesinde bilgi meselesine gelince bu konuda en temel iki kavramın ilim ve marifet kavramları olduğunu, genel anlamda oluşan ekolleri de selefiyye, kelamiyye, sufiyye ve felasife başlıkları altında değerlendirebileceğimizi söyleyebiliriz.

İslam düşünce tarihinde dinin anlaşılması ve yaşanması konusunda farklı usuller, bu usul farklılıklarına göre tarihi süreç içerisinde şekillenen ana damarlar ve zaman içinde de bu ana damarların alt kolları oluşmuştur. Bu farklılıkların temelinde öncelikle dinin temellerini oluşturan Kur’an ve sünnetle ilgili yaklaşımlar belirleyici olmuş; dinin, nasların, naklin, akıl ve felsefe tarafından nasıl değerlendirildiği ve nasıl değerlendirilmesi gerektiği kriterine göre farklı mezhepler ve görüşler ortaya çıkmıştır. Oluşum sürecinde fıtratların, bireysel anlayış ve algılama farklılıklarının yanında siyasi hadiselerin, toplumsal farklılıkların, coğrafyanın, kültürlerin de etkili olduğunu söyleyebiliriz.

İslam’ın bir din olarak nasıl anlaşılması gerektiği konusunda dört temel yaklaşım farkından bahsedebiliriz: Selefiyye, Kelamiyye, Sufiyye, Felasife. (Burada beşinci bir yaklaşım olarak İmam Gazzali’nin Batıniyye olarak isimlendirdiği ve şiddetle karşı çıktığı aşırı Şiilik kategorisinde ele alınan Ta’limiyye doktrininden de bahsedilebilir ki; bu yaklaşım, “asıl bilgiye masum imamların talimiyle ulaşılır” şeklinde özetlenebilir.)

Bu yaklaşım farklılıklarını özellikle akıl-vahiy ilişkisi çerçevesinde oluşan farklılıklar olarak görebiliriz. Burada hemen anlaşılacağı üzere İslam düşünce tarihinde ortaya çıkan ana mecraların oluşumunda “bilginin kaynakları meselesi” neredeyse birinci derecede rol oynamaktadır. Çünkü bu ana mecraların belirleyici özellikleri bilginin kaynaklarına yaklaşımlarıdır. Mesela nakli esas alıp, akli bir ameliye olan te’vile kapı açmaksızın, dini, nasların zahirine göre anlayan selefiyye; akıl ile nakli uzlaştırma çabasında olup, çelişmeyeceklerini, bir çatışma söz konusu olduğunda aklı esas almayı ve nakli te’vil etmeyi benimseyen kelamiyye; nasların yorumunda bilgi kaynağı olarak akıldan ziyade sezgiyi ön plana çıkaran, aklı reddetmemekle beraber sezgiye, keşfe, ilhama ve nasların batıni yorumlarına daha çok önem veren sufiyye; aklı temel kriter olarak görüp, nasların zahirine aykırı olsa bile akli verilere göre sistemlerini temellendiren felasife mecraları akıl, vahiy, duyular, sezgi, keşf, ilham gibi bilgi kaynaklarına göre şekillenmiştir.

Bilginin kaynakları söz konusu edildiğinde öteden beri klasik kaynaklarımız üç başlığa vurgu yapmaktadır:

1.       Havass-ı Selime (Duyular)

2.       Akl-ı Selim

3.       Haber-i Sadık (Vahiy ve mütevatir haberler)

Bu üç kaynağın yanında keşf, ilham ve rüyanın bilgi kaynağı olup olamayacağı tartışıla gelmiştir. Bu kaynaklar geçmiş dönemlerde ilim ve marifet kavramlarını birlikte kuşattıkları için bu konuları ele alan alimlerin zihinlerinde ve yaşamlarında bir sorun oluşturmazken veya “paradigma içi tartışmalar” şeklindeyken, özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren değişen bazı algılardan dolayı temel bazı ayırımlara sebebiyet vermiştir. Hepsi bir bütünlük içerisinde değerlendirilmesi gerekirken modern dönemlerin tekçi yaklaşımlarından etkilenme sebebiyle artık ilim ve marifet bütünlüğü büyük ölçüde kaybolmuştur. Pozitivist etkiler sebebiyle marifet damarı tasavvufun şahsında önce maznun, sonra mahkum edilmiş, “geri kalmışlığın” faturası tasavvufa, ilhama, sezgiye, kader, rıza ve tevekkül anlayışına çıkarılarak, bunlar paradigma dışına çıkarılmak istenmiştir. 

İslam düşüncesinin ortaya koyduğu usulleri ve ürünleri bir bütünün parçaları olarak görüp, ortak zeminlerinden bahsetmek yerine sürekli farklılıkları ve ihtilafları nazara vererek parçalayıcı bir üslupla değerlendirmek doğru değildir. Günümüzde özellikle anlayış, telakki, yaklaşım farklılıklarının sebebiyet verdiği sorunların temelinde İslam düşünce tarihi boyunca ortaya çıkan ve her biri birer zenginlik olarak değerlendirilmesi gereken usul farklılıklarına, doğru bir perspektiften bakılamaması yatmaktadır.

İslam Düşüncesi Tarihi isimli esere yazdığı takdim yazısında günümüzde İslam düşüncesi değerlendirmelerinde dikkat edilmesi gereken noktalara işaret eden Davutoğlu, özellikle oryantalizm etkisiyle oluşan parçalayıcı bakış açılarını sorgulamakta ve bundan kurtulmak gerektiğine vurgu yapmaktadır:   

“İslam düşünce birikiminin iç bütünlüğü, tutarlılığı ve sürekliliği göz ardı edilmiş, farklı ekol mensupları arasındaki paradigma-içi tartışmalar alt kategorilerin cedelleri şeklinde sunulmuştur. Bu durum tek tek Müslüman alimlerin düşünce-hayat bütünlüklerinin de reddedilmesi sonucunu doğurmuştur. Misal vermek gerekirse, İbn Rüşd’ün fıkhi yönü, İbn Teymiyye’nin tasavvufi anlatımla ele aldığı ahlak risaleleri, Gazzali’nin hayatının değişik safhalarına yayılmış eserlerinin iç bütünlüğü, Gazzali sonrası müteahhir kelamın felsefi tahlilleri gibi bahsi geçen kategorik farklılaşmalara ters düşen misaller oryantalistlerin tesiri altında klasikleşen yaklaşımın oluşturduğu imge perdesinin gölgesi altında kaybolmuşlardır.

Gittikçe katılaşan bu kategorik modeller İslam dünyası içindeki farklı yaklaşım sahibi ekollerin kemikleşmelerine de yol açmıştır. Her ekol mensubu İslam düşünce geleneğine kendi zaviyesinden yaklaşmış, bu geleneği bir bütün olarak kavramak ve zaman-mekan boyutu içinde yeniden üretebilmektense geleneğin kendi dışındaki unsurlarını mutlak anlamda reddetme psikolojisine kapılmıştır. Müspet anlamda gelenek sahibi olmakla menfi anlamda gelenekçi olmak arasındaki önemli fark görülemediği için de batı medeniyeti ile hesaplaşma sürecinde yük olduğu varsayılan unsurların tasfiyesi o ölçülere vardırılmıştır ki, bir İslam düşünce tarihinden bahsetmek imkansız hale gelmiştir.

Böylesi bir kısır döngüden kurtulmanın öncelikli şartı sistematik oryantalist çalışmaların empoze ettiği kategorik farklılaşma modellerinin ciddi bir sorgulamaya tabi tutulmasıdır. Bu sorgulama İslam düşünce tarihini yeniden yorumlama faaliyeti ile atbaşı gitmek zorundadır. Yeniden yorumlama faaliyetinin dayanmak zorunda olduğu temelse İslam tarihindeki farklı ekollerin çatışan hususiyetlerinden çok kendi içinde bütüncül bir paradigma oluşturan ortak yönlerinin vurgulanmasıdır. Kur’ani akideye ters düşen sentezci ekoller istisna edilecek olursa, bütün bir İslam düşünce birikiminin, Allah-insan-tabiat ilişkisinde mutlak bir algılama devrimi gerçekleştiren Kur’ani dünya görüşünün değişik tezahürlerinden ibaret olduğu aşikardır. Bu bütünlük içinde farklı ekollerin ortaya çıkışı, İslam öncesi kültür çevreleriyle yaşanan hesaplaşma sürecinde aynı dünya görüşünün farklı üslup ve kavramsal çerçevelerle ifade edilmesinden başka bir şey değildir. Bu ekollerin varlığını ve çıkış gerekçelerini reddetmek imkansızdır; fakat bu gerekçelerden hareketle bu ekollerin sadece başka inanç/kültür çevrelerinin mütekabil ekolleri arasında nakledici bir hususiyete sahip olduklarını iddia etmek ve dolayısıyla bu ekollerin ortak bir zemine sahip bulunduklarını örtmeye çalışmak yukarıda zikrettiğimiz batı kaynaklı tarih akışının yol açtığı bir yaklaşım yanlışlığıdır.” (Davutoğlu, Ahmet, Takdim yazısı, İslam Düşüncesi Tarihi, Ed: M. M. Şerif, İstanbul, 1990, İnsan Yayınları (4 cilt)

İslam düşüncesini ve İslam’da bilginin kaynakları meselesini ana mecralar olarak ifade edebileceğimiz selefiyye, kelamiyye, sufiyye ve felasife yaklaşımlarından herhangi birinin inhisarında değerlendirmek; varlık, bilgi ve değer açısından bu ekollerin sadece birisinden hareket etmek, çağdaş okumalardan örnek verilecek olursa el-Cabiri’nin “beyan, burhan ve irfan” üçlüsünden yalnız biri üzerinden ele almak yanıltıcı olacaktır.

Mesela çağdaş İslam düşünürleri ve akademisyenleri arasında önemli bir çoğunluk İslam düşüncesinde bilgi felsefesini özellikle tasavvufu ve daha çok onunla anıla gelen marifet yaklaşımını dışarıda tutarak (b)ilimle ve sadece şehadet alemiyle sınırlandırma temayülündedir. Bilimcilik ve pozitivizm bazılarını empirizme götürürken, modernitenin genel yönelimleri diğer bazılarını rasyonalizme mahkum edebilmektedir. İnhisarcılık zihniyeti bilgi felsefesinde sadece bir kaynağa tutunup, diğerlerini dışlamak şeklinde kendini göstermektedir. Oysa İslam dini açısından meseleyi sadece vahyi bilgiyle, akli bilgiyle, yalnızca duyularla elde edilen bilgiyle, sezgisel bilgiyle sınırlandırmak mümkün değildir. Bunların hepsinin geçerli olduğu yerler ve alanlar söz konusudur. Varlık mertebelerine ve bakış açılarına göre bilgi, usul, hakikat, mana, ahkam da değişiklik arz edebilmektedir.

İslam düşüncesinde bilgiden, bilginin kaynaklarından bahsederken bir bütünsellik mutlaka gözetilmelidir. Mesela ilim ve marifet kavramları birlikte değerlendirilmelidir. İrfan, fıkıh, hibre, şuur, itkan gibi kavramlar; nazar, tedebbür, tefekkür, i’tibar, taakkul, tezekkür, teemmül, re’y gibi kavramlar; basiret, feth, firaset, hâtır, ilm-i bâtın, ilm-i ledün, mükaşefe, müşahede, rüya, tecelli, vârid, yakin gibi kavramlar; ilme’l-yakin, ayne’l-yakin, hakka’l-yakin gibi ayırımlar; ihata, vukuf, rüsuh gibi farklılıklar, vehim, zan, şek, reyb gibi incelikler, yakiniyyat ve zanniyyat tasnifleri; bilgilerin, delillerin, usullerin farklı farklı kategorileri hep göz önünde tutulmalıdır. Çünkü İslam düşüncesinde tekçilik, indirgemecilik değil, çoğulculuk, farklılık, farklılıkların zenginleştiriciliği esastır.

Sadece duyuları esas alanların, duyularla algılanamayanı inkar etmesi sürecindeki tekçilik ve indirgemecilik yanlışına Müslüman düşmez. Çünkü duyuların yanında akla, sezgiye, vahye de itibar eder ve böylelikle bilgisini ve dünyasını dar sınırlara mahkum etmez. Sadece akla itibar edenlerin sınırlı dünyasına hapsolmaz. Çünkü bilir ki akıl ne kadar mükemmel olursa olsun duyu ve tecrübe dünyasıyla, dil ve mantığın sınırlarında kalır. Aklın nazar ve istidlalle ulaştığı bilgiler vahiyle zenginleştirilip, teyit edilmezse hakikate ulaştırmayabilir. Akıl, duyuların da yardımıyla eşya hakkında onların zahirine ilişkin bilgilere ulaşabilir ama akılla ulaşılan bu bilgiler eşyanın mahiyeti ve hakikati konusunda asıl arzulanan ilim ve marifet olmayabilir.

Bilgi kaynaklarından sadece biriyle yetinmek yerine bütün bilgi kaynaklarından istifade etmeye çalışmak, her birini yerli yerinde kullanmak daha isabetli bir yaklaşım olacaktır. Hele hele birine yaslanarak diğerlerini inkar etmeye kalkışmak, geçersiz görmek, sistem dışına itmeye çalışmak son derece yanlış ve yanıltıcı sonuçlara götürecektir.

 

 Veli Karataş

velikaratas@gmail.com

 

Not: Eğitim Yazıları dergisinin 19. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !